Şimdi Bak Bitkilere Denize, Nehire


Daldığı derin düşüncelerden ayaklarının altındaki, arkasında, sağında solunda, önünde duran varlıklardan dostane seslenmeler üzerine uyandı.çiçekler, ağaçlar, toprak, dağlar, çaylar, dereler uzak yakın ne varsa hepsi el sallarcasına, bizi de duy, bizi de dinle dercesine seslendiler çocuğa.."Gökte, semada, havada, bulutlarda ne geziyorsun ?Yükseklerden aşağıya in , biraz da bizi dinle ey çocuk !" der gibi kendisine hitap ettiler..Nasıl da fark etmemişti onları.Dakikalarca çakılı durduğu ve yağmuru, göğü, bulutları düşündüğü esnada ayaklarının altındaki kara toprağı, çiçekleri, otları, çevresindeki ağaçları, karşısındaki tepeleri , dağları fark edememişti nasılsa.Her biri "Gel!.Biraz da bize kulak ver..Sana aradığını tanıttıracağım" diyordu. Yeryüzü."Benim yerine getirdiğim görevlerime , vazifelerime bak ve sayfalarımı oku.Bir kitap gibi beni de oku ; üzerinde dur ve düşün!"diye konuştu.

Çocuk bu defa küçükken  emekleyerek, biraz büyüyünce üzerinde sendeleyerek yürüdüğü,ilkokul yıllarında yürümek bir yana koştuğu, koşuşturduğu, oynadığı, oynarken düştüğü-kalktığı toprağa bu defa farklı bir gözle baktı.Yeryüzü küresini beyninde şöyle bir evirip çevirdi.Yedi kıta bir o kadar okyanusun, bir o kadar denizlerin yer aldığı dağların, tepelerin, vadilerin, çöllerin, ormanların nehirlerin içinde yer aldığı yer yuvarlağını hayal etti.           Bilimsel dergilerde mavi gezegen diye tanımlanan güneş sistemi içindeki halkada bir tespih tanesi gibi kalan, uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda bir toz zerresi gibi duran dünya gözlerinin önüne geldi.Yeryüzü bir Mevlevi gibi, hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin etrafında büyük bir daire çizerek yaptığı iki hareketinden oluşan senelerin, mevsimlerin oluşmasını sağlıyordu.Dünya böyle dönmese mevsimler olmayacaktı.Meyveler olmayacaktı, ekinler olgunlaşmayacaktı.Dünya sabit kalsaydı her şey ya güneşin yakıcılığı altında kavrulup yanacak, ya da güneş görmeyen yüzünde her şey donacaktı.Böyle kocaman bir küreyi uzay boşluğunda dönme dolaplar, uçan sandalyeler gibi intizamla döndüren güç nereden geliyordu? Dünya, üzerindeki bütün ağırlıklarıyla, dağlar, denizler, ormanlar, insanlar,hayvanlar, bitkiler, sular, nehirler gibi yüklendiği ağır  malzemeleriyle  hiçbir gezegene, yıldıza çarpmadan uzay denizinde yol alan bir gemi gibiydi.Kafasında yine soru /cevap şimşekleri çakmaya başladı.Bu koca gemi böyle intizamla, kazasız, belasız , yüklendiği ağılıkları canlı ve cansız mahlukları sarsmadan, rahatsız etmeden nasıl yol alabiliyordu? Hem de milyonlarca seneden beri.Öğretmenini verdiği fen ve teknoloji dersiyle ilgili bir dergide bunları yazıyordu.Bir gemi başıboş, kaptansız, kumandasız ne kadar süre dolaşabilirdi ki okyanuslarda? Her geminin  yürütülmesini idare eden  bir kaptanı,  rotasını belirleyen bir kumanda merkezi olmalıydı mutlaka.Dünya gemisi gibi daha sayısı bilinemeyen sayısız sayıda nice nice gemiler rotalarından şaşmadan intizamla , kazasız belasız yol alıyorlardı uzay denizinde.Bu gemilerin kaptanı muhakkak ki her şeye gücü yeten bir kaptan olmalıydı.

Derslerde öğrendiği bilgiler ışığında düşünmeye devam etti. Dünyaya ve yeryüzüne tekrar yöneldi.Dünyanın kendi etrafında dönmesiyle oluşan mevsimlerden ilkbahar mevsimine dikkatini topladı.Yüz binlerce bitki türünü düşündü.Basit maddelerden gayet kompleks ve sanat harikası denilecek kadar güzel resim tabloları gibi sayısız çiçekler açmakta, bitkiler boy atmaktaydı. Bir kısmının tohumları rüzgarlar vasıtasıyla çok uzaklardan uçarak gelmekte ve bu güzel tablodaki yerini almaktaydı. Hepsi de gayet müşfik  ve şefkatli biçimde büyütülüyor, ihtiyacı olan gıda ve su harikulade biçimde ayaklarına kadar getiriliyordu.Çeşit çeşit lezzetli rızıkları, gıdaları sunan bitkiler türlü türlü , farklı farklı köklerden, tohumlardan, dallardan boy atıp el uzatarak bizlere yiyecekler sunuyordu.Güya her bahar mevsimi yokluktan, bilinmeyen yerlerden vagonlar dolusu meyveleri, sebzeli, şifalı otları bizlere taşıyan bir tren gibi geliyordu.Bunları insanlara, hayvanlara dağıtıyor ve gelecekteki erzakı  tekrar getirmek üzere yerini sonbahara, kışa bırakıp gidiyordu..Bütün bu erzak ve gıda nakliyeleri gayet şefkatli, merhametli, cömert bir BİR tarafından sevk ediliyordu.

Çocuğun bahar sayfasındaki bitkileri, tohumları, meyveleri, sebzeleri, rızıkları okuyup düşündükçe  "Daha  yok mu ?" diye yiyecek isteyen obur çocuklar gibi düşünme iştihası açılmıştı.Düşünecek, tefekkür edecek yeni malzemeler aramaya başladı.Birden gözünün önünde yer almasa da akıl gözüyle karaları çevreleyen denizler geldi zihninin ekranlarına.Denizler çok uzaklardan seslendiler sanki "Bize de gel, bize de bak, bizi de oku !" .Çocuk, içinden "Denizler beni çağırıyor,deniz bizi çağırıyor..!" diye bulunduğu yamaçtan aşağıya doğru , hayali bir sahile kavuşmak istercesine koşmaya başladı.

Engin, mavi, tuzlu su birikintisi diye bilinen denizler öyle basit olamazdı aslında.Bu mütemadiyen çalkalanan, kocaman dalgalarıyla gemileri üzerinde gezdiren ,şahlanan küheylana benzetiler denizlerin tuzlu tadını bir an dilinde hissetti.Hayal mi hakikat mı karar veremediği bir alemde denizi seyrediyordu şimdi.Bir kova hatta bir bardak suyun bile dağılmak, dökülmek gibi bir fiziksel kanunlara tabi olduğu dünyamızda yerkürenin dörtte üçünü oluşturan okyanusları, denizleri böyle savrulan bir topaç üstünde durmaya eş değerde harika bir güç gösterisini seyretmeye başladı.Dünyanın dönüş hızına göre bir yılda bir insanın 25 bin yılda yürüyebileceği mesafeyi kat ederken- alırken denizler ne dökülüyor, ne uzaya savruluyor ne de karaları istila ediyorlardı.Demek onlar da gayet büyük ve muhteşem bir Birin kudretiyle ve hakimiyetiyle uzayın sonsuzluğunda gezdiriliyorlardı.

Denizlerin iç yapısına dalmak gerekirdi tam da bu esnada. Çocuk  da öyle yaptı.Ayrıntılarına girdi denizlerin. Öyle ya, denizlerin altında mükemmel derecede süslü, değerli maddeler, madenler, varlıklar vardı.Binlerce tür hayvanın, denizde yaşayan canlıların günlük gıdaları temin ediliyor, yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli malzemeler hazırlanıyor, doğumlar ve ölümler arasında basit bir kum ve acı bir su içinde her şey mükemmel bir laboratuar gibi , büyük bir akvaryum gibi idare ediliyordu.Denizlerin en derin, en kuytu köşeleri bile milyarlarca kamera tarafından gözetlenerek her türlü tedbir alınıyordu.Evlerindeki akvaryumu düşündü.Bir ara bir iki günlüğüne evden ayrılmışlardı ailece. Birkaç gün sonra eve döndüklerinde akvaryumlarındaki bazı balıklar ölmüş, bazıları da hastalanmıştı. Mevsim şartlarına göre bazen akvaryumdaki ısıyı ayarlayamadıkları için  kimi balıklar hastalanır, ölüverirdi.Dedesi, babası, annesi ve ablası dahil  tüm bir ailenin akıllı, bilgili üyeleri olarak evdeki basit  bir akvaryumu idareden aciz kalıyorlardı.Bu denizler,okyanuslar denen  büyük akvaryumları milyonlarca seneden beri tertemiz, pırıl pırıl koruyan, içindeki her türdeki canlıya uygun ısıyı, ışığı, gıdayı hazırlayan Güç, mutlaka çok üstün ve büyük bir güç sahibi olmalıydı.

Çocuk neden sonra döndü.Arkasındaki minik dereceğin usul usul akan sularına baktı.Bu derenin daha büyükleri, çok  daha da büyükleri vardı.Nehirler, akarsular da denizlerden farklı değildi aslında.Aktıkları yerleri yemyeşil yapan,etrafına  hayat serpen nehirleri düşünmeye başladı.Hayata ve hayat sahibi canlılara, bitkilere sağladıkları yararları, vazifeleri ,üretimleri, üretkenlikleri ve sarf ettikleri enerjileri o kadar büyüktü ki kitaplara sığmazdı. Bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler , ufacık su akıntıları bile yüzlerce yararlı işi birlikte görüyorlardı.Hatta Nil nehri gibi öyle büyük nehirler vardı ki çıktığı kaynak ufacık bir dağın ya da minicik bir tepenin içindeydi.Bu kadar büyük çaptaki su kütlesi, bu kadar küçük kaynaktan nasıl çıkıyordu? Devamlı akışlarıyla, debilerinin hızıyla sanki onlar da görünmeyen, yavaş akan birer deniz gibiydiler.Denizlerin büyüklüğü oranında görünmeyen BİR'e teşekkür etti içinden.Nehirlerin uzunluğu oranında uzun uzun cümlelerle o BİRe minnetini açıklamak ve sunmak istedi.Bunlar  da diğer varlıklar gibi  başıboş olamazdı.

ilk hikaye için

/risale-i-nurdan-dersler/3-risale-i-nurdan-dersler/414-allah-arayan-cocuk.html

ikinci hikaye için;

/risale-i-nurdan-dersler/3-risale-i-nurdan-dersler/416-imdi-bak-goee-imee-ve-ruezgara.html

Devamı var....

NOT: Bu hikâye,  Bediüzzaman Said Nursi'nin Âyetü'l- Kübra Risalesi referans alınarak hazırlanmıştır.

Yazar: Sefer AKGÜL

Dipnot:Lütfen alıntıladığınız kısımların linkini belirtiniz. Aksi takdirde

"Hak" dava edilecektir... Yazarların emeğine saygı gösteriniz...

Bütün bu yazılar www.risalecocuk.com kaynaklıdır



Yorumlar

255 karakter kaldı

Üye girişi yap ve yorumla » Üyeliksiz yorumla »

Henüz kimse yorum yazmadı.